top of page

Kaç kere ölür insan, kaç kere yeniden doğar ve nasıl sıkıştırılır ki iki tarih arasına?

  • 1 Mar 2015
  • 1 dakikada okunur

Daha doğmadan, 1915’in karanlığında Van muhaciri olmaya zorlanmak sayılır mı ki? 3,5 yaşındayken kaybettiği sağ gözü sayılır mı? Peki ya cami avlusunda gözlerinin önünde oğulluğu tarafından bıçaklanan babasının acısıyla kekeme olmak yeterli midir? Maddi imkânsızlıklarla, bir yandan çırçır fabrikasında çalışarak ortaokulu bitirmeye çalışırken, annesinin çağrısıyla son sınıfta okulu bırakmak zorunda kalmanın acısı nerede durur peki? “Elime geçen her şeyi okudum ve ağıtlar yazan bir halk ozanı oldum çıktım” diye ‘göğcelenirken’, Arif Dino’nun rehberliğinde Cervantes’le ve Don Quixote’la tanışıp altüst olmak da mı sayılmaz? Ya bu altüst oluş sonrası yazdığı ilk örneklerin jandarma baskınıyla kayıp eserler cehennemine atılması? Jandarma baskını sonrası yollandığı hapishanede “katillikten, hırsızlıktan, ırza geçmekten düşseydin, başım üstünde yerin vardı," diyen eşkıya Hilmi tarafından bıçaklanması da sayılmaz mı? Sonradan, Adana Cezaevinde tam bir yıl yatmasını hiç saymayalım o zaman! İstanbul döneminde, yaptığı röportajlar ve yazdığı yazılar nedeniyle uğradığı sayısız kovuşturma falan da sayılmamalı tabii ki de. 12 Martlar, 12 Eylüller falan ne ki? Yani, 50 yıl aynı yastığa baş koyduğu, romanlarının tercümanı, halinin takriri o İspanyol göçmeni Thilda’nın kaybı da mı sayılmaz? Bunların hiçbiri sayılmaz! Ağa zulmüne karşı dağa çıkmış bir eşkıya olan ve yine dağda vurulan amcaoğlunun anısına 1947’de başlayıp, 1954’te bitirdiği “İnce Memed”in içine her şey sığdırılmaya çalışılır. Oysa ‘kemal’e ererek ‘yaşar’ken, “her şeyden önce özgürlük gelir, bireyin özgürlüğü her şeyin üstündedir” ve “birey bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık” dediği ve aslında bunlar için ölüp dirildiği konuşulmaz. Bir ışık huzmesi daha geldi geçti bile denmez!



 
 
 

Yorumlar


bottom of page